İngiltere’de Müzisyen Olmak: Türkiye ile Farklar
İngiltere’de Müzisyen Olmak: Türkiye ile Farklar
25 yıl Türkiye’de gitar çalıp müzik yaptıktan sonra İngiltere’ye taşındım. Türkiye’de grubumuzla yurt dışına açılmak için organizatörlere ve festivallere yüzlerce kez ulaşmaya çalışıyorduk. Londra’daki ilk yılımda ise düzenli katıldığım jam sessionlarda kurduğum çevreden, 13 şehirlik bir Avrupa turnesinde çalma teklifi geldi.
Peki ne değişti?
İngiltere’de müzisyen olmak, Londra’da bir rock grubuyla konser vermek ve yeni bir dinleyici kitlesi oluşturmak hakkında, buraya gelmeden önce farkında olmadığım pek çok şey öğrendim. Müzisyenlerle tanışmanın yollarından konser organizasyonlarına, profesyonel çalışma alışkanlıklarından müzikten para kazanmanın zorluklarına kadar farklı bir ortamla karşılaştım.
Burada anlattıklarım, özellikle Londra’daki rock çevresinde geçirdiğim ilk yılın deneyimleri. Bu deneyimlerden çıkardığım en önemli sonuç şu: Daha fazla fırsata ulaşmak ile o fırsatları kalıcı bir müzik kariyerine dönüştürmek farklı meseleler.
Anlattıklarımı videodan takip etmek isterseniz aşağıdan izleyebilirsiniz.
Türkiye’den İngiltere’ye neden taşındım?
En büyük hayalim bir grup kurmak ve dünyanın farklı ülkelerinde konserler vermekti. Partnerim İzgi’yle hard rock grubumuz The Madcap’i kurduğumuzda, bu hayalin peşinden birlikte gitmeye başladık.
Ukrayna’da konserler ayarladık. Türkiye’de Glenn Hughes, White Lion ve Firewind gibi isimlerle aynı sahneyi paylaştık. Albümlerimizle ve konserlerimizle yurt dışında da dinleyicilere ulaşmak istiyorduk.
Ancak Türkiye’den bir rock grubu olarak uluslararası alanda düzenli hareket etmek bizim için zordu. Kurmaya çalıştığımız bağlantıların çoğundan yanıt alamıyor, bir konser fırsatı doğduğunda da vize ve ulaşım masraflarıyla uğraşıyorduk.
Hırvatistan’da Dirkschneider’ın ön grubu olarak çalma fırsatı bunun örneklerinden biriydi. Mekândan davet alıp grupça vizeye başvurduk. Süreç sırasında organizatör, polisin mekâna gelerek Türkiye’den bir gruba gönderdikleri davet hakkında sorular sorduğunu anlattı. Sonunda vizelerimizi aldık ve konseri yaptık; fakat sahneye çıkmadan önce aşmamız gereken engeller vardı.
O dönem aklıma şu soru takılmıştı: Queen Ankara’dan çıkan bir grup olsaydı ve yine Bohemian Rhapsody’yi yazsaydı, dünyaya aynı şekilde ulaşabilir miydi?
İkinci albümümüze “Beat the Destiny” adını vermemizin arkasında da bu düşünce vardı. Koşullarımızı değiştirmeyi denemek istiyorduk.
İngiltere Global Talent vizesine yaptığımız başvurunun ardından Londra’ya taşındık. Türkiye’de yıllar içinde kurduğumuz çevreyi geride bırakıp burada yeni müzisyenlerle tanışmamız, sahne bulmamız ve kendimizi yeni dinleyicilere anlatmamız gerekiyordu.
Londra’da ilk konser: Müzisyen bulmak ve birlikte çalışmak
İngiltere’ye geldiğimde en büyük belirsizliklerden biri, konserlerimize insanların gelip gelmeyeceğiydi. Buradaki müzik çevresini henüz tanımıyordum.
İlk haftamızda maNga’nın Londra konserinin afişini gördüm. Grupla iletişime geçip yeni taşındığımızı ve konserde ön grup olarak çalmak istediğimizi söyledim. Kabul ettiler ve Londra’daki ilk konserimizi Camden’daki Electric Ballroom’da verdik.
Bu konser için bir davulcu ve bas gitarist bulmamız gerekiyordu. Türkiye’deki grup arkadaşlarımız gelemiyordu.
İki üç gün içinde onlarca bas gitaristten başvuru ve performans videosu aldık. Davul için ise videosunu beğendiğim Fransız müzisyen Gaet’e ulaştım ve şarkımızı çaldığı bir video göndermesini istedim.
Bu süreçte beni etkileyen, çalıştığımız müzisyenlerin hazırlık düzeyiydi. Şarkıları öğrenmiş, ekipmanlarını ve tonlarını hazırlamış şekilde geliyorlardı. Böylece prova ve ses kontrolü daha hızlı ilerliyordu.
Profesyonel müzisyenlik, enstrümanı iyi çalmanın yanında birlikte çalışmayı kolaylaştıran alışkanlıklar da gerektiriyor. Zamanında gelmek, hazırlıklı olmak ve iletişimi açık tutmak, sahnedeki performans kadar önemli hale geliyor.
Jam sessionlar: Londra’da müzisyen çevresi nasıl oluşuyor?
Gaet’le tanışmamızın etkisi o konserle sınırlı kalmadı. Bizi Jam in a Jar’da katıldığı haftalık jam sessionlara davet etti.
Jam session, müzisyenlerin bir araya gelip birlikte çaldığı buluşmalara verilen isim. Kimi buluşmalar blues gibi belirli bir tarza odaklanırken kimileri farklı müziklerden insanları aynı sahnede bir araya getiriyor.
Her pazartesi bu buluşmalara gitmeye başladık. Zamanla farklı ülkelerden gitaristler, basçılar, davulcular ve vokalistlerle tanıştım. Aralarında kendi gruplarıyla turneye çıkanlar, başka sanatçılara eşlik edenler ve farklı projelerde çalışanlar vardı.
Böyle bir ortamda tanışmak, yalnızca isim ve iletişim bilgisi öğrenmekten farklı. Birlikte çalırken birbirinizi dinliyorsunuz. Karşınızdaki kişinin müziğe yaklaşımını, sahnede nasıl iletişim kurduğunu ve diğer müzisyenlerle nasıl çalıştığını görüyorsunuz.
Bir süre sonra bir müzisyene ihtiyacımız olduğunda, bu çevreden arkadaşlarıma ulaşabiliyordum. Bana da işler gelmeye başladı.
Leader of Down’dan gelen 13 şehirlik Avrupa turnesi teklifi bu bağlantılardan doğdu. Grubun davulcusuyla jamlerden tanışıyorduk; ayrıca bizi farklı konserlerde izlemişti.
Ben doğrudan ondan iş istememiştim. Ancak düzenli olarak aynı ortamda bulunmuş, birlikte müzik yapmış ve kendimi dinletmiştim. Teklifin arkasında hem müzikal hazırlık hem de zaman içinde oluşan tanışıklık vardı.
Gruplar arasındaki iş birliği konserleri nasıl etkiliyor?
Londra’da içine girdiğim çevrede dikkatimi çeken başka bir şey, grupların birlikte iş yapmaya açık olmasıydı.
Jamlerden tanıdığımız Conflict Choir ve başka bir jamde tanıştığımız Rusty Halo ile kendi konserimizi düzenledik. Organizatör olmadan birlikte çalışarak mekânı doldurduk.
Bu iş birliğinin pratik nedenleri de var. Bir konserin duyurulması, ekipmanın taşınması ve masrafların karşılanması gerekiyor. Birkaç grubun aynı gece çalması, bu yükü paylaşmayı ve birbirlerinin dinleyicilerine ulaşmayı sağlayabiliyor.
Katıldığımız çok gruplu konserlerde ekipman paylaşımı ve hızlı sahne değişimleri oldukça önemliydi. Yedi grubun yer aldığı bir etkinlikte de çaldım. Böylesine yoğun bir programın işlemesi için herkesin hazırlıklı olması gerekiyor.
Grupların birbirlerinin ekipmanını taşımasına, kuruluma ve toplamaya yardım etmesine de sık rastladım. Yıllardır seyirci önünde kendi ekipmanımı kurup toplamaya alışık olmadığım için bu durum başlangıçta bana farklı geldi. Buradaki çalışma biçimine yeniden alışmam gerekti.
Bu deneyimler, profesyonelliğin günlük işlerde nasıl göründüğünü de hatırlattı: Konserin iyi geçmesi için bazen yapmanız gereken şey, başka bir grubun ekipmanını taşımaya yardım etmek.
İngiltere’de rock grupları için konser ve festival fırsatları
Londra’da kendi müzik tarzımıza uygun mekânlar bulabilmek bizim için önemliydi. Hard rock ve glam metal çevresine hitap eden Slim Jim’s, başlangıçta çaldığımız yerlerden biriydi.
Burada hem farklı ülkelerden insanlara hem de bizi dinlemeye gelen Türk dinleyicilere ulaştık. Fakat ücretsiz bir mekân konserinde beğenilmek ile özellikle sizin konseriniz için bilet alan bir kitle oluşturmak aynı şey değil.
Bu nedenle zamanla farklı konserlere ve organizasyonlara yöneldik. Cart & Horses’da ana grup olarak çaldık, The Finsbury’de kendi konserimizi düzenledik. Isle of Wight Festivali’yle bağlantılı yarışmanın büyük finalinde Bush Hall sahnesine çıktık.
Benim için önemli farklardan biri, kendi tarzımıza uygun farklı büyüklüklerde etkinlikler bulabilmekti. Büyük festivallerin yanında daha küçük, belirli türlere veya yeni gruplara odaklanan organizasyonlar da vardı.
Bunlar bir grubun farklı sahnelerde deneyim kazanmasına ve yeni insanlarla tanışmasına imkân verebiliyor. Ancak her konserin aynı ölçüde fayda sağlayacağını düşünmemek gerekiyor. Bizim için zamanla önemli soru, “Nerede çalabiliriz?” kadar “Hangi konser bizi ulaşmak istediğimiz dinleyiciyle buluşturabilir?” oldu.
Sahne bulmak neden dinleyici kazanmak anlamına gelmiyor?
İngiltere’de müzik yapmanın beni en çok düşündüren taraflarından biri buydu. Fırsatlar artarken dinleyici kazanmak kendiliğinden kolaylaşmıyordu.
Londra’da bir dinleyicinin önünde çok sayıda seçenek var. Büyük konserlerin yanında küçük mekânlarda, publarda ve farklı etkinlik alanlarında da canlı müzik yapılıyor. Bizim konserimiz de insanların zaman ve bütçe ayırabileceği bu seçeneklerden biri.
Ayrıca yıllarca Türkiye’de oluşturduğumuz dijital kitlemiz vardı. Paylaştığımız içeriklerin önemli bir kısmı hâlâ Türkiye’deki insanlara ulaşıyordu. Londra’ya taşınmış olmak, burada bizi takip eden yerel bir kitlenin de hemen oluştuğu anlamına gelmedi.
Bu yüzden yeni bir şehirde müzik kariyeri kurarken iki ayrı çevreyle ilişki geliştirmek gerekiyor: Birlikte çalışabileceğiniz müzisyenler ve sizi dinlemek için konserinize gelecek insanlar.
Jam sessionlar ilk konuda benim için çok etkili oldu. İkinci konuda ise hâlâ çalışmamız ve öğrenmemiz gereken şeyler var.
Burada bizi destekleyen Türk dinleyicilerin katkısını da özellikle belirtmek isterim. Farklı şehirlerden konserlerimize gelen insanların olması, yeni bir yerde kendimize alan açmaya çalışırken bizim için önemliydi.
İngiltere’de müzikten para kazanmak ve turneye çıkmak
Müzisyenlik yalnızca kendi grubunuzla konser vermekten oluşmuyor. Londra’da tanıştığım insanların çalışma hayatlarında farklı gelir kaynakları bir araya geliyordu.
Bazıları hafta içinde enstrüman dersi veriyor, hafta sonlarında başka gruplarla çalıyordu. Bazıları uzun turnelere çıkıyor veya müzikal gibi daha uzun süreli projelerde çalışıyordu. Bir basçı arkadaşım, bir sirkin müzik ekibinde yer alarak İngiltere’yi dolaşmıştı.
Farklı şehirlerde konser verilebilecek mekânların bulunması da turne planlamak açısından imkân sağlıyor. Fakat bir güzergâh oluşturabilmek, o turnenin masraflarını karşılayacağı anlamına gelmiyor. Ulaşım, konaklama, ekipman ve bilet geliri birlikte düşünülmek zorunda.
Kendi konserlerimizde dikkatimi çeken bir başka şey, dinleyicilerin grubun tişörtü ve benzeri ürünlere ilgi göstermesiydi. Bu satışlar grubun gelirine katkı sağlayabiliyor.
Yine de yalnızca fırsatların sayısına bakarak müzisyenlikten geçinmenin kolay olduğu sonucuna varamam. Yaşam masrafları yüksek; işlerin devamlılığı ve birlikte çalıştığınız çevre önemli.
Benim deneyimimde fırsata ulaşabilmek, o işi yapmaya hazır olmak ve süreklilik sağlayabilmek birbirini tamamlıyor.
Ortak stüdyolar ve birlikte öğrenme ortamı
Londra’da hoşuma giden uygulamalardan biri de grupların ortak alan kiralayıp prova stüdyosu olarak kullanması oldu. Birkaç grup aynı mekânı belirli zamanlarda paylaşarak maliyetleri bölüşebiliyor.
Sanatçıların çalışma odalarının bulunduğu daha büyük binalar da gördüm. Aynı yerde müzisyenler, enstrümanlarla çalışan kişiler ve farklı sanat dallarından insanlar bulunabiliyor.
Böyle bir ortamın değeri, yalnızca prova yapacak bir odaya sahip olmakla sınırlı değil. Yan odada çalışan biriyle tanışabiliyor, başka bir grubun ne yaptığını duyabiliyor ve zamanla ortak bir projede buluşabiliyorsunuz.
Türkiye’de de birlikte çalıştığım ve çok şey öğrendiğim müzisyenler oldu. Londra’daki ilk yılımda dikkatimi çeken, farklı ülkelerden ve çalışma geçmişlerinden insanlarla karşılaşabildiğim ortamların hayatımda daha fazla yer kaplamasıydı.
Bir müzisyenin kariyerinde yaşadığı yer ne kadar etkili?
Başta sorduğum Queen sorusuna kesin bir cevap veremem. Aynı müzisyenlerin başka bir ülkede doğsaydı nasıl bir kariyeri olacağını bilemeyiz.
Ama kendi deneyimimde şunu görüyorum: Kimlerle çalabildiğiniz, hangi sahnelere ulaşabildiğiniz ve müziğinizi kimlere dinletebildiğiniz, kariyerinizde önemli bir rol oynuyor.
İngiltere’ye taşınmak benim için yeni bağlantılara ve fırsatlara erişim sağladı. O fırsatlarla karşılaştığımda kullanabildiğim birikim ise yıllarca gitar çalışarak, gruplarda çalarak, kayıt yaparak ve konser vererek oluşmuştu.
Londra’daki ilk yılımın bana öğrettiği, bu iki tarafı birlikte düşünmek gerektiği oldu. Bir yandan müzisyenliğinizi geliştirirken diğer yandan birlikte çalabileceğiniz ve yaptığınız işi paylaşabileceğiniz insanlarla tanışmanız gerekiyor.
Sizin yaşadığınız şehirde müzik yapmanın en büyük avantajı ve en büyük engeli ne? Sahne bulmak mı, birlikte çalacak insanlarla tanışmak mı, yoksa kendi dinleyicinize ulaşmak mı? Deneyiminizi yorumlarda paylaşabilirsiniz.
Gitar ve müzik çalışmalarınızı Müzik Üniversitesi ile geliştirin
Bir fırsatla karşılaştığınızda ona hazır olmanın arkasında düzenli çalışma ve geri bildirim var. Benim 25 yıllık müzik yolculuğumda öğrendiklerimi Müzik Üniversitesi’nde öğrencilerimle paylaşmamın nedeni de bu.
Müzik Üniversitesi’nde elektro gitar, akustik gitar, klasik gitar ve bas gitarın yanı sıra şarkı söyleme, piyano, davul, müzik teorisi ve müzik prodüksiyonu eğitimlerine tek abonelikle erişebilirsiniz.
Dersleri takip ederken öğrencilerimize özel toplulukta sorularınızı sorabilir, çalışmalarınızı paylaşabilir ve canlı yayınlarda eğitmenlerimizden geri bildirim alabilirsiniz. Ayrıca “Sizden Gelenler” video serisinde öğrencilerimizin gönderdiği gitar performanslarını inceleyip geliştirebilecekleri noktaları anlatıyorum.
Gitar çalmaya yeni başlıyorsanız veya bir süredir çalışmanıza rağmen nasıl ilerleyeceğinizi bilemiyorsanız, eğitimlerimizi ve sunduğumuz çalışma araçlarını inceleyebilirsiniz.

Responses